Heyecanlı ve umutlu bir şey çocuk olmak. Çocuklar gibi sevinmek, şaşırmak, heyecanlanmak ve mutlu olmak. Parlak hediye kabından yansıyan ışıltılı gözlerle dünyaları sermek insanların ayaklarına. Hayatında en iyi bildiğin şey şaşırmak ve sevinmek olsa da açılan her paketin içinden ne çıkacağını merak etmek...
Hele bir de akıllı bir annen varsa; veriyorsa küçücük bir hediyeyi bile iç içe geçmiş farklı boylarda paketler içinde, umutla beklemek daha da kolay. Uzun lafın kısası zor olmadı benim çocuk olmam. İşte öyle bir günde çıktı paketin içinden “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı kitap. Kafam karıştı, yüreğim hopladı ve sonra sorular geldi annemi ve babamı deli edercesine:
Enstitü neydi?
Var mıydı bir müdürü saatleri ayarlamak gibi önemli bir görevi olan bu enstitünün?
Peki saati nasıl ayarlayacağına nasıl karar veriyordu müdür?
....
Annem kitabı aldığına alacağına pişman olsa da ben hayatımın keşfini yapmıştım. Evet bulmuştum, bir enstitü daha olmalıydı, o da mevsimleri ayarlamalıydı ve adı da “Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü” olacaktı.
Hemen kuruldu bir enstitü gönül birliğiyle.
Şimdi bir de müdür bulmak gerekiyordu bu enstitüye. Şöyle istediğim zaman istediğim mevsimi ayarlayabilecek bir müdür. Kim alabilirdi acaba bu yüce görevi ve ağır sorumluluğu?
Tabiat ana olabilir miydi acaba? Yok yok olmaz çünkü o artık işini sevmiyordu ve mevsimler zamanında gelmiyordu. Annem de olamazdı çünkü kış ortasında dondurma yememe ya da kısa kollu kıyafetlerle dolaşmama izin vermezdi hiç.
Peki ya babam? Yeterince karizma sahibiydi ama o da olmazdı çünkü sonbaharda kiraz olmamasının normal olduğunu düşünüyordu. Belki ablam olabilirdi, hem daha gençti, dinamik bir yönetici olabilirdi. Hayır hayır. Ablam da hep sonbaharı severdi. Onun yönetiminde sık sık sonbahar gelirdi bizim eve. Ailede mevsimleri etkin bir şekilde ayarlayacak, zaman zaman bahardan yana pozitif ayrımcılık yapabilecek, adil bir müdür bulamayınca iş başa düştü. Bu iş önemliydi, delege edilemezdi.
Evet artık enstitümün bir müdürü vardı, o da bendim.
Sonra ne mi oldu?
Başarıyla ve yeni şubeler açarak varlığını hep devam ettirdi “Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü” hayatımda. Koşullar ne olursa olsun istediğimde bahar geldi hep evime, bahçeme, gönlüme. Zorlamadan girdi istediği mevsimde her sevgi yüreğime. Delicesine çarptı hep kalbim güzellikler görünce. Yazı beklemeden kaynadı kanım. Kışı beklemeden soğudu aşk yangınlarım. Ve sonbaharı beklemeden düştü dalından gitmek isteyen konuklarım.
Aslında bana sorarsanız benim içimde hep hep bahar kaldı.
Peki ya sizler?
Aşık olmak ya da yaşamak için baharı, üşümek için kışı, ısınmak için yazı, hüzünlenmek için sonbaharı bekleyenlere sözüm. Artık baharlar geç geliyor buralara. Gelse de kısa sürüyor ve yaza dönerken şöyle bir yürek burkup geçiyor. Kışlar uzun ve soğuk, yazlar da bir o kadar uzun geçiyor. Biri giderken diğerinin tadı kalıyor damağında insanın diğerinin tadını yeni hatırlamaya çalışırken.
Neden sizler de edinmiyorsunuz bir “Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü”?
-
“Kırılan dallar gibiyim
Ben her bahar dirilirim
Gizli bir kaynaktır içim
Kendime bir yol bulurum “
Güzide KÖKSAL KOÇ - Nisan 2006