Deplasmanda Hayat


Güzel bir öğleden sonra doğdu bir cevval oyuncu annesinin sıcak kollarına. Birden doldu ciğerlerine göremediği acı bir gaz.

Ağladı...

İşte o an anladı; zorlu bir oyun bekliyordu onu, gözlerini kamaştıran bu mavi yerkürede. Gelmişti dünyaya bu oyunu hakkıyla oynamaya.

Er oyunuydu bu, benzemezdi başka şeye. Yüreğinde hissetmeliydi insan oynadığı oyunu.

Korkmadan doğruldu, emeklemeden yürüdü, çevirmeden bir an başını geriye hep ileri baktı. Kimse bilmedi ilk şutunu attığında duyduğu yürek çarpıntısını ve sol ayağının acısını.

Uzun zamandır ayağında sakladığı meşin yuvarlakla havalandırmak istedi o güzelim ağları. Şaşırtmadı hiç arkadaşlarını. Heba etmedi binbir emekle hazırlanan pasları istese de röveşatadan gol atmak.

Zaman zaman düşündü ayağında top, koşarken bir başına ceza sahasında :

“Acaba kaleci mi olmalıydım, ne işim var benim buralarda?”

Ama hayır!!!

Hep gol atmalıydı o! Çünkü golcü doğmuştu. Öyle söylemişlerdi ona minicikken.

Hep büyük hayaller kurdu.

İstedi başka çimlerde top koşturmak, düşmek ve hatta tanımadığı hakemlerden sarı kart görmek.

Sonra açıldı yeni ve yabancı sahalara, anlamasa da doldurmak için yeni tezahüratlarla kulaklarını. Daha bir keskin atar oldu çalımlarını. Öğrendi aristokrasisini ve felsefesini gol atar gibi yapmanın, yenik düşse de ofsayt düdüğüne.

Çok koştu, geliştirdi bilgisini, görgüsünü ve tekniğini.

Ama sormadan edemedi kendine:

Niye daha bir değerlidir deplasmanda gol atmak ama gol yemek deplasmanda yüreğini dağlar golcünün?

Tel örgüsü olmayan sahalarda daha mı güzel gelir kulağına anlamadığı tezahüratlar?

Her golün değeri aynı puan etmez mi Avrupa sahalarında da kendi evinde de?

Şampiyonluk kupası som altına mı dönüşür alınca bir aristokratın elinden?

Neden daha başarılı görülür gurbet ellerde top koşturan oyuncu?

Baraj mesafesi mi uzar ki daha zordur Avrupa' da ceza sahasından gol atmak yoksa haşmetli ve de hınçlı abilerimiz daha mı çok severler yabancı çimlere tüküren oyuncuları?

Sadece deplasmanda mı anlar sol ayağı zonklayan golcü aslında ne güzel olduğunu tanıdık bir ağızdan tezahürat duymanın? Yoksa bilmez mi taraftarları olsa da kendi sahasında, ister her golcü tezahürat duymayı?

Peki neden jübilesini en verimli çağında yapması beklenir yorulmak bilmeyen hayat panterinin?

Yok mudur öğretecek ya da yapacak hiçbirşeyi diğerleri için?

....

Var aslında yapacak çok şey henüz sakatlamadan üretken sol ayağını. Belki de duymak gerek uzaktan anlayamadığımız tezahüratların anlamını.

Ya da hep birlikte söylemek gerek güzel şarkıları.

 

____

 

Duraksız bir yarış seninki
Ne başı var ne sonu belli
Uğraşırken kazanmak için
Sormadın hiç neden diye!!!



Güzide KÖKSAL KOÇ - Haziran 2005

 

 

Diğer Yazılar

Mevsimleri Ayarlama Enstitüsü (Nisan 2006)
Ateş Duvarları (Haziran 2005)
Arabesk (Şubat 2005)
Susmak ya da Susmamak (Ocak 2005)
Bir Erkek Nasıl Pişirilir? (Kasım 2004)