NEMRUT'A YOLCULUK

 

Hayatınızda sizi nefessiz bırakacak bir güzelliğe hiç rastladınız mı?

Hayır mı?

Öyleyse güneşin doğuşunu izlemek üzere Nemrut'a doğru bir yolculuğa çıkmanın vakti gelmiştir.

Bundan birkaç yıl önce tesadüfen Nemrut Dağı'nda güneşin doğuşunu hapseden fotoğrafları gördüğümden beri Güneydoğu Anadoluya gitmek benim için olmazsa olmaz hedeflerden biri haline gelmişti, oraya çıkmadan ölmeyecektim....Üstelik bunu yalnız da yapmayacaktım, bir tur düzenleyip o anı arkadaşlarımla yaşayacaktım...

Tatilimizi planlamak için yöreye ait bilgiler okumaya başladıkça, bölgenin her köşesinin tarih, sanat ve din zenginliğiyle örülü olduğunu farkettim. Londra ' dan İstanbul'a vardıktan sonra sadece dört günlük tatilimiz kalıyordu. Gezip görülecek o kadar çok yer vardı ki seçim yapmak çok zordu. Sonunda programımız belirlendi: Zeugma, Gaziantep, Nemrut Dağı, Şanlıurfa, Mardin, Hasankeyf, Savur ve Diyarbakır. Diğer bir deyişle dört günde devr-i Güneydoğu Anadolu yapacaktık.

Gezi grubumuz, çoğunluğu birbirini tanıyan arkadaşlarımızdan oluşuyordu. Geçmişe dönüp baktığımızda sadece gördüğümüz tarihi ve doğal güzellikleri hatırlamakla kalmayıp, İmam Çagdaş'ın yemeye kıyamadığımız baklavalarını veya Mardin'de Cercis Murat'ın gurme yemeklerini de sık sık andığımızdan hiç şüpheniz olmasın.

Anılara geri dönmeden önce Nemrut'un tarihi hakkında birkaç satır not düşmekte fayda var: Nemrut Dağı Adıyaman sınırları içinde Toros Sıradağlarının arasında yer alıyor ve Kommagene uygarlığının kutsal dağı sayılıyor. 2150 metrelik Nemrut'un tepesinde 50 metre yüksekliğinde ve 150 metre çapında bir tümülüs ve üç tane teras var. Bundan 2000 yıl önce Kommagene Kralı Antiochos I, Nemrut'un zirvesine yaptırdığı Zeus heykelinin bir yanına kendi heykelini, diğer yanına da çok sevdiği annesi Thea'nın heykelini koydurarak ölümsüzleştiriyor kendisini. Terasta ayrıca Apollo, Fortuna ve Herkülün heykelleri de sıralanıyor. 26 yıl tahtta kalan Antiochos'un mezarının buradaki tümülüsün altında olduğu sanılıyor.

Sabırsızlıktan ölüyordum. Gezinin ilk iki durağından sonra akşam Adıyaman'daki otelimize vardık ve yemeğin ardından odalarımıza çekildik. Sadece birkaç saat sonra sabah 2:30'da Nemrut'a doğru yol almak üzere özel minibüsümüze binmiştik bile. Minibüste hepimiz yorgunluk ve uykusuzluğa teslim olduk. 2.5 saatlik yolculuğun son 45 dakikasında kar yüzünden epeyce bozulmuş olan yol bizi tatlı uykumuzdan uyandırdı. Zirveye yaklaştığımızda yol kenarındaki kar yüksekliği yer yer 3 metreye varıyordu. Biraz sonra yol bitti, sıra sabah jimnastiğine gelmişti.

Minibüs durduğunda yanımıza fener almadığımızı hatırlayınca birden endişelendim. Havanın ağarmasına daha çok vardı ve karanlıkta dağa tırmanacaktık. Minibüste tutulmuş yorgun bacaklarımız ve uykulu gözlerimiz yıllardır beklediğim bu anı gölgeleyecek miydi yoksa?

Minibüsten indiğimiz anda temiz ve keskin bir hava yaladı yüzümüzü. Nemrut'un uyandırma taktiğiydi herhalde bu... Pırıl pırıl bir Nisan gecesi, dolunaya ramak kalmış kocaman bir ay, ve elimi uzatsam tutacakmışım gibi duran binlerce yıldız bekliyordu dışarıda. Başımızın üzerinde ışıldayan doğal fenerler yol gösterecekti bize. Sanki beyaz bir örtü seriliydi koca dağın üzerine. Nemrut'un açık renkli taşlarına yansıyan ayışığında rüyadaymışım gibi herşey büyülü görünüyordu. Etrafımızda bizden başka kimse yoktu, o gece Nemrut'un hükümdarı bizdik.

Yaklaşık yarım saat dik bir yolu tırmandık. Yavaş yavaş yorulmaya ve nefessiz kalmaya başlıyorduk ki, Doğu Terasına vardığımızda ödülümüzü aldık: Dolunay ve yıldızların altında -yıllar önce sözleştiğim üzere- dev heykeller bizi bekliyordu. Havada hiçbir aydınlanma belirtisi yoktu ama biz çevredeki diğer dağların siluetini ve Nemrut ' un eteklerini görebiliyorduk. Hava demir gibi soğuk ve ayazdı. Ama bunu bekliyorduk, Nemrut'a hazırlıklıydık.

Önce nazlı nazlı gök uyandı, yıldızlar kaçıştılar ortalıktan. Zeus ve Apollo yüzlerinin aydınlanmasından hoşnut değilmiş gibi sakladılar güzelliklerini. 40 dakika kadar sonra uyandı ufuk, önce kana boyadı kendini. Sonra mavi, sarı, pembe, turuncu, kırmızı, yeşil ve hayal gücünüzdeki her renk elele tutuşup dansetmeye başladı dev heykellerle. Zeus, Herakles, Apollo kucak açtılar etraflarında oynaşan gökkuşağına. Sonra renkler ağır ağır yer verdiler kırmızı topa. İşte o dakikalarda Fırat ' ın kolları uzanıverdi Nemrut'un eteklerine doğru, gördük. Her taraf büyük kırmızı yuvarlak doldu. 2150 metrede, bir renk cümbüşünde kenetlendi gözlerim kırmızıya, Fırat'ın kolları sardı beni, Antiochos ' un ruhu esir aldı, nefesim kesildi gördüklerimden. Uyanan güneşe rağmen hükmünü süren dolunay şahidimdir.

Herşey 10 dakikada oldu ve bitti. Ruhum ve gözlerim etrafı artık iyice aydınlatan güneşle birlikte bana geri döndüler. Şimdi Batı Terasına doğru uzanan buzlu bir yol vardı önümüzde. Karlar altında henüz kış uykusundaki heykeller yüz vermeyince inişe başladık. Midemiz bize sabah olduğunu hatırlatmaya başlamıştı, ama bu sabah midemize sürprizimiz vardı. Önceden planladığım üzere Nemrut'un eteklerinde yaşayan Hacı Beylere kahvaltıya misafirdik o gün. Hacı Bey, Nemrut gibi heybetli, yakışıklı bir adam, 10 çocuğu var. Sarışın mavi gözlü kızlarının güzelliği etkiledi bizi...Taştan hediyelik eşya yaparak geçiniyormuş fikri açık, gönlü zengin Hacı Bey ve ailesi. Eşi sabah erkenden kalkıp kurmuş yer sofrasını: gözleme, bal, çökelek, pekmez, köy ekmeği ve hayatımda gördüğüm en sarı yumurtaya doyamadık, Hacı Bey ' in sohbetine doyamadığımız gibi.

Biz Nisan 2004'te Nemrut'ta gözlerimizi ve ruhumuzu renklerin dalgalandığı bir ufka kilitledik, Apollo'yla dans ettik, kendimizi Fırat ' a bıraktık, nefesimizi Zeus'a kurban verdik. Antiochos şahidimizdir.

Siz hala bavulunuzu toplamadınız mı?




Eser BAŞARAN - Ocak 2005

(Eser Başaran Londra'da çevirmen olarak çalışmaktadır. Bu tur, kendisi tarafından özel olarak düzenlenmiş ve bir turizm şirketi aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. )